Son Haberler
Ayın Sohbeti: Gönüllerin Fethi

Ayın Sohbeti: Gönüllerin Fethi

Manevi temelini Şeyh Edebali’nin (k.s), zahiri yapıtaşını Osman Gazi’nin attığı ve gelecekte dünyanın dört bir tarafında İslam’ın hizmetkârlığına soyunacak olan Osmanlı devletine fetih ruhu Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) miras kalmıştır.

Savaşların, yıkımların, istilaların ve soykırımların gündemden düşmediği günümüz dünyasında, İslam fethinin farkının ne olduğu iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Tarih sayfalarımızı dolduran olayların muhasebesini yapabilmek için fetih ruhunu anlamak zorundayız. Ancak bu şekilde bunalımını yaşadığımız kimlik sorunumuzu aşabilir, tarihimizle yeniden barışabiliriz.

Fethi nasıl anlamalıyız? Fetih, Allah’ın mülkünde Allah’ın adının yüceltilmesi (İlâ-yı Kelimetullah), kalplerin ve ülkelerin Allah’ın rahmetine ve adaletine açılması davasıdır. Bu tarif aslında Hz. Peygamber’in (s.a.v.) örnek hayatının ve vazifesinin bir yansımasıdır.

Gerçekte fetih ruhu müminlere Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) miras kalmıştır. O, önce insanların gönüllerini fethetti sonra bağrında Beytullahı barındıran Mekke şehrini…

Her iki fetih de aynı amaç için yapılmıştı. İnsanın içinde ve Mekke şehrindeki Beytullah’ı, yani Allah’ın evini Allah’tan gayrı olanlardan temizlemek. Böylece fethi manevi ve maddi diye ayırsak da, amacın Allah için olması esastır.

Eğer fetih Allah için olmaz ise o mücadele Allah katında boş bir dava olmaktan öte gidemez. Buna fetih de denemez. Bunun adı artık fetih değil, belki bir “nasiplenme” dir. Yani pay alma, işgal etme, üstün olma ve sömürü davasıdır. İşte fethi diğer mücadelelerden ayıran temel fark da budur.

Fetih denilince hiç şüphesiz ilk akla gelen, Rabbimizin Habibine müjdesini vahiyle bildirdiği Mekke-i Mükerreme’nin fethidir. Yani “Feth-i Mübin”dir. Bu fetih fetihlerin en büyüğü ve anlamlısıdır. Zira Mekke-i Mükkereme görünürde bir yeryüzü parçası, hakikatte ise kâinatın kalbi hükmündedir. Bu sebeple bu şehrin fethinde zahiri ve batıni pek çok hikmetler ve dersler vardır.

Mekke-i Mükerreme, Beytullah’ı bağrında taşır. Beytullah ise Allah Teâlâ’nın vahdaniyetinin simgesi ve kıblesidir. Allah Teâlâ, Kâbe’ye yönelmeyi Allah’a yönelmekle bir tutmuştur. Bu sebeple Kâbe’nin putlardan temizlenmesi ve asıl kimliğine kavuşması gerekiyordu. Belki bütün yeryüzü fetholunup yalnız Mekke-i Mükerreme kalsaydı, fetihler temsil ettikleri manaya eremeyecek ve tevhid yeryüzünde ikame edilmiş olmayacaktı. Bu fetih, hakkın hâkimiyeti ve batılın zevalinin de bir göstergesidir.

Mekke-i Mükerreme’nin fethi sonraki bütün fetihlerin anası olacak ve her fetih mesajını ve ruhunu bu fetihten alacaktı. Tarih boyunca bütün aklıselim sahipleri, kan dökülmeden en büyük fethin nasıl gerçekleştiğini idrak edecek, böylece en büyük Fatih olan Habib-i Kibriya’nın (s.a.v.) nasıl gönüllere hükmettiğini de anlayacaklardı.

Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) ahlâk prensibi, düşmanı imha etmek değil, daima onu kazanmayı tercih etmekti. Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine karşı yapılan bütün hakaretlerin, bütün haksızlıkların intikamını alabileceği fırsat Mekke’nin fethedildiği gündü. İşte o gün fetih konuşmasında,

“Benim size ne yapacağımı zannediyorsunuz?” diye sordu.

“İyilik ümit ediyoruz. Sen kerim bir kardeş ve kerim bir kardeş oğlusun” dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), “Gidiniz, serbestsiniz” buyurdu.[1]

Tarihte, zor ve baskı altında tutulup vatanından kovulan, sonra da vatanına dönme imkânını elde edince oradakilere dokunmayan ve intikam alma yoluna başvurmayan herhangi bir şahıs ve toplum bulmak oldukça güçtür. Uzun süren kanlı çarpışmalardan sonra karşı karşıya gelen ve bu karşılaşmada kin ve intikam duygusu bulunmayan iki düşmana rastlamak da zordur. Bunun sırrı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) müsamaha anlayışında yatmaktadır. Fetihten sonra Mekke halkı sanki mağlup edilmiş bir millet değildi; hak ve vazifeler konusunda zaferi kazananlarla eşit duruma gelmişlerdi.

Yâ Allah yolunda cihad eden mücahidler ne ile meşguldüler? Onlar, yağma vb. ile meşgul değillerdi; belki de Mekke’yi fethettikleri günün gecesini sabaha kadar tekbir, tehlîl ve Kâbe’yi tavafla geçirmişlerdi.[2]

Resûlullah (s.a.v.), Mekke’de hiçbir asker bırakmadan Medine’ye çekildi. Mekke’nin idaresini de İslâm’ı yeni kabul etmiş Mekkeliler’e bıraktı. İşte Hz. Peygamber’in bütün bu davranışları, insanların kalbinin nasıl kazanılacağını gösteren ve İslâm’ın hoşgörü anlayışını apaçık ortaya koyan hususlardır.[3]

Bu mukaddes fetih şu mesajı vermektedir: Fetihlerde asıl olan kalplerin fethidir. Ülkelerin fethi ise bu asıl fethin tabii sonucudur. Bu sebeple tarih boyunca fetihlerin kalıcı olduğunu, ancak zulüm ifadesi olan işgallerin ise kısa ömürlü olduğunu görürüz. Çünkü işgaller, fıtrata aykırı olarak gönüllere baskı uygularken, fetih ise insan fıtratını okşar.

Fethin çağrıştırdığı en önemli mana şudur: Yeryüzünün kalbi hükmündeki Kâbe’nin putlardan temizlenmesi insanlığın kurtuluşu için nasıl hayati bir önem taşıyorsa, beden ülkesinin merkezi olan insan kalbinin de, her türlü putlardan ve masivadan temizlenmesi de aynı şekilde hayati önem taşımaktadır. Mekke-i Mükerreme’de nasıl Kâbe Beytullah ise kalbimiz de Beytullah’tır. Unutulmamalıdır ki bedenimizdeki Beytullah’ın yıkılması Mekke-i Mükerreme’de bulunan Beytullah’ın yıkılmasından daha büyük bir cürümdür. Çünkü Beytullah, Allah’ın evi olarak vasıf edilmekle beraber insan eliyle inşa edilmiştir. Oysa insan kalbi bizzat Rabbimizin yaratmasıyladır. Dolayısıyla kalbin fethi daha hayati bir önem taşımaktadır. [4]

Bütün peygamberlerin temel görevi, kalpleri Allah’a çevirmektir. Bütün ilahi kitaplar, insanları zulmetten nura, batıldan hakka, kötülükten hayra, hayvaniyetten insanlığa çıkarmak için gönderilmiştir.

Dinin hedefi insandır. İnsandaki hedef nokta kalptir. Kalbin en mühim vazifesi iman ve sevgidir. Sevginin sonu, teslimiyet ve taattır. Yakinen inanmayan kimsenin sevgisi yalan, teslimiyeti riya, taatı taklittir.

Asıl mesele, harbi değil, kalbi kazanmaktır; kaleye değil, kalbe girmektir. İslam’ın istediği, kelle değil, kalptir. Kalbini kazanamadığımız insan bizden değildir. Onun gülmesi, kızmasından daha tehlikelidir.

Allah Teâlâ’nın bütün cihad emirleri, kalpleri fethetmek içindir. İlk fethedilecek yer kendi kalbimizdir. İlk teslim alınacak kimse, kendi nefsimizdir. Kalbi gaflet ile ölü olan bir kimse, başkasına hayat sebebi olamaz. Eşyaya köle, şehvetine esir olan bir nefis, gerçek hürriyetin tadını alamaz ve başkasına tattıramaz.

Gerçek müminin bütün derdi Allah’ın rızasıdır. Biricik hedefi O’nun tanınmasıdır, tek beklentisi O’nun sevilmesidir. Çünkü gerçek sevgiye ve övgüye sadece O layıktır. Kalbin huzuru ancak bu sevgi ile mümkündür. İmansız paslı yürek, sinede yüktür; onun derdi dünyalardan büyüktür. Kalbin ilacı ilahi sevgidir. İnsan ancak bu sevgi ile insandır. Bu sevginin kalplere ulaşması için ne yapılsa azdır.

Menkıbe     

Bir şahıs Allah Rasûlü’ne gelerek:

“Yâ Rasulallah! Bir adam ganimet için savaşıyor; bir başkası adının duyulması için savaşıyor, bir diğeri yiğitliğini göstermek için savaşıyor, bir başkası kavim ve kabilesini savunmak için savaşıyor, birisi de karşı tarafa kızdığı için savaşıyor, bunların hangisi Allah yolundadır?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.):

“Kim Allah’ın adını duyurmak ve dinini yaymak için savaşırsa, o Allah yolundadır; diğerleri değil.” [5] buyurdu.

İşte bütün Peygamberler, âlimler, veliler, mücahidler, cömertler, şehitler hep bu uğurda mal ve can vermişlerdir. Yani, Yüce Mevla’nın adını duyurmak, kalplere O’nu tanıtmak, sevdirmek ve insanları hiç bitmeyen bir sevgiye erdirmek için çırpınmışlardır. Birilerini öldürmek için değil, diriltmek için hesap yapmışlardır. İntikam için değil, ihya için yola çıkmışlardır. Çünkü bu ümmetin Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) böyle yapmıştır ve böyle emretmiştir. Allah Teâlâ’nın muradı budur. Şu örneği iyi düşünelim:

Efendimiz (s.a.v.), Mekke’de iken Allah’ın adını duyurmak ve yüce daveti yaymak için Tâif’e gitti. Sevgi ve merhametle halkı hak dine davet etti. Onlar iman etmedikleri gibi, edepsizce karşılık verdiler. Şehrin ayak takımını ayarttılar; taşlı sopalı üzerine saldılar, saadetli ayaklarını kanattılar. Efendimiz (s.a.v.) kendisini bir bağa zor attı. Cenab-ı Hak, Habibinin sabır ve aşkını göstermek için, düşmanlarına imkân veriyordu. Cebrail (a.s.) manzaraya dayanamadı, imdada yetişti. Yanında dağların meleği de vardı. Efendimize meleği gösterdi; “emir ver şu dağı bu edepsizlerin üzerlerine kapatsın, hepsi helak olsunlar” dedi. Rahmet Peygamberi (s.a.v.), Yüce Rabbin aşkına acısını unuttu, intikam hislerini yuttu ve “Hayır, hayatta kalsınlar. Bunlar bana böyle davrandı, fakat ben bunların zürriyetlerinden ‘lâ ilâhe illallah’ diyecek bir neslin geleceğini ümit ediyorum” buyurdu.

Ölçü ve hedef budur. Eğer münkir ve mücrimlerin helak edilmesi istenseydi, Allah Teâlâ hiç kimseye danışmadan bir anda hepsini helak eder, köklerini kazırdı. Mesele helak etmek değil, hayat vermektir. Hedef, yok etmek değil, var oluşun manasını öğretmektir. Bunun için sabır, sevgi ve kontrol gücü gerektir. 

Menkıbe

Hudeybiye dönüşü, fitne yatağı Kurayza ve Nadiroğulları üzerine gidilmiş, birçokları esir edilmişti. Görevliler esirleri bağlayıp Medine’ye doğru sürüyorlardı.

Rahmet Peygamberi (s.a.v.) onlara bakıp güldü ve “Ne tuhaf! Şunların ellerini bağlayıp zorla Cennet’e götürüyorlar; onlar ise gitmemek için asılıyorlar?” buyurdu.

Onun uzaktan tebessümünü gören esirler, durumlarıyla alay ediliyor zannettiler. Kendi aralarında:

“Şu peygambere bakın. Onun âlemlere rahmet olduğunu söylüyorlar. Geldi bizim kalemize girdi, evlerimizi yıktı, ateşlerimizi söndürdü, ellerimizi bağladı. Bir de karşımıza geçmiş gülüyor” dediler.

Onların bu gizli konuşmalarını Cenab-ı Hak, Rasulüne bildirdi. Allah Rasulü (s.a.v.) esirlerin yanına çıkıp:

“Ben sizi öldürmek için değil, kurtarmak için ordumu harekete geçirdim. Sizin kalenize değil, kalplerinize girmek için geldim. Siz, inkâr ve küfür içinde Cehennemin üzerine ev kurmuştunuz, ben o evi yıkıp size Cennette köşk yapmak için uğraşıyorum. Ben sizin elinizi tutup Cennet’e çekiyorum, siz elimden kurtulup ateşe gitmek için çırpınıyorsunuz. Sizin bu halinize gülüyorum.” buyurdu.

İslam’a göre hiç bir şahıs veya ülkeye, para, toprak, petrol, bağ-bahçe, şehvet ve şöhret için cihad ilan edilemez. Dinimizin istediği tek şey, Cenab-ı Hakk’ın kullara tanıtılması, kalplere sevdirilmesi ve dinin her türlü şirkten temizlenerek sırf Allah için yaşanmasıdır.

İstanbul’un Fethi

Tarih sayfalarında önemli bir yer tutan, yeni bir çağın açılması ve bir çağın kapanması, olarak geçen devir, İstanbul’un fethidir.

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.);

“Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur” hadis-i şerifinden işaret alan Müslümanlar, Ashab-ı Kiramdan itibaren İstanbul’u fethetmek istemişlerdir. İstanbul’un manevi Sultanı Ebu Eyyüb el-Ensarî hazretleri de bu gaye uğruna şehid olan mücahitlerden biridir. İbn-i Ömer, İbn-i Abbas, İbn-i Zübeyr ve daha niceleri bu orduda yer almıştı. Ancak, Efendimizin müjdelediği bu şeref Osmanlının genç padişahı Sultan Fatih’e nasip olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet Han, On üç yaşında ilk taht tecrübesi edinmiş, on altı yaşında II. Kosova zaferinde mücahid bir şehzade ve cephe komutanı. On dokuz yaşında genç bir padişah. Yirmi bir yaşında “Fatih” unvanını kazanmış, tarihçilerin “Sultanül Guzâti vel Mücahidin” (Gazilerin ve Mücahidlerin Sultanı) ve “Hakanül Berreyn ve’l Bayreyn” (Karaların ve Denizlerin Hakanı) diye andığı II. Mehmed, matematik, felsefe ve mühendislikte âlim. Balistik, mekanik ve dinamik dallarında kâşif, Devlet yönetiminde “Kanunname” sahibiydi. Edebiyatta “Avnî” müstear ismiyle şair… Arapça, Farsça, Yunanca, Latince, Sırpça, İtalyanca, İbranice dilleri ile Uygur-Çağatay lehçelerini bilen, mütefekkir, devlet adamı ve kumandan. Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarıydı.

30 Mart 1432’de Edirne’de dünyaya geldi. Daha çocukluğundan itibaren emin ellerde talim ve terbiyesine itina gösterilerek yetiştirildi. Hocaları arasında devrin meşhur âlimlerinden Molla Güranî, Akşemseddin, Molla Hayreddin gibi isimlerin yanında, yabancılardan Ankonalı Griaco ve Giovanni Maria bulunuyordu.

Büyük dedesi Osman Gazi’nin kulağına söylenen “İstanbul’u aç, gülzar yap” sözleri ona da söylenmişti. Gözü, Doğu Roma’nın son kalıntısı ve başkenti “Konstantiniyye”de idi. Bu şehir çocukluğundan beri rüyalarına giriyordu. Kulaklarında yankılanan “Konstaniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden ne güzel kumandan ve o asker ne güzel askerdir” hadis-i şerifinde geçen “güzel kumandan” muştusuna erişmek için yanıp tutuşuyordu. Peygamber övgüsüne mazhar olmaktan yüce daha ne olabilirdi? Bu sevda onda adeta aşka dönüşmüştü.

Devrin Mürşid-i Kâmili Akşemseddin (k.s) hazretlerinin bir numaralı müridi, madde ve manada fatih olmaya aday. Tahta oturduğunda hemen yanı başında Çandarlızade Halil Paşa ile İshak, Sarıca, Zağanos, Şehabeddin Paşalar gibi engin devlet tecrübesine sahip gazi devlet erkânı bulunuyordu.

Fetih için hazırlıklar başladı. Bu hazırlık içinde çağı aşan çalışmalar vardı. Metalurji alanında o güne kadar görülmeyen imalat ile yeni toplar dökülmeye, havan topları icad edilmeye başladı.

Diğer taraftan 1452’de dedesi Yıldırım Bayezid Han’ın yaptırdığı Güzelce (Anadolu) Hisarı’nın karşısına, Boğazın Rumeli yakasında “Boğazkesen (Rumeli) Hisarının temellerini attı.

Hisarın planı, “Muhammed” isminin karaya atılmış bir imzası şeklinde çizilmişti. Planları, mimar Muslihiddin tarafından çizilen bu kalenin inşaatına Padişah ve vezirler bizzat nezaret etmişti. Hisarın yapılmasından rahatsız olan Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes, Sultan’a elçi göndererek, inşaattan vazgeçilmesini isteyince Sultan Mehmed’in cevabı şöyle oldu:

“İmparatorunuz Macarlar’la birleşip de babamın Rumeli’ye geçmesini engelledikleri zaman ne kadar güç bir durumda kaldığımızı unuttunuz mu? Kadırgalarınız Boğaz’ı kapadı. Babam Sultan Murad, Cenevizliler’den yardım istemek mecburiyetinde bırakıldı. Ben o zamanlar henüz pek genç olarak Edirne’de idim. Müslümanlar da, o zamanlar dehşetten titriyorlardı. Siz, onların musibetlerine karşı hakaretlerde bulunuyordunuz. Babam, Rumeli yakasında bir hisar yapmaya, daha Varna Savaşı’nda and içmişti. O andı şimdi ben yerine getiriyorum. Kendi topraklarım üzerinde gönlümün istediği şeyi yapmama karşı gelmek için elinizde ne hak, ne de güç vardır. İki yaka da benimdir. Anadolu sahili benimdir, çünkü siz savunmasını bilmiyorsunuz. Gidiniz, efendinize söyleyiniz ki, şimdiki Osmanlı Padişahı kendinden öncekilere hiç benzemez. Şimdi benim iktidarımın eriştiği yerlere, İmparatorunuzun hayalleri bile yetişemez.”

Kuşatma planı bizzat Sultan tarafından çizilip, uygulamaya konulmuştu. Şehrin haritasını eline alan Fatih, topların ve kuşatma araçlarının nerelere konulacağını, nerelerden lağım açılarak, yerin altından şehre hücum edileceğini, hendeklerin nerelerine merdiven dayanacağını, kara ve deniz birliklerinin yerlerini bizzat tespit edip, harekâtı başlattı.

Maddi hazırlıkları bu şekilde tamamladıktan sonra, sıra manâ Sultanı Mürşidi’nin kapısını çalmaya geldi. Bizans’ı tir tir titreten Sultan Mehmed, Akşemseddin’in huzurunda edep tutuyordu. Akşemseddin Hazretleri, Kâmil bir insandı. Müridini, Padişah olmasına bakmadan terbiye sisteminde bir gevşeme, bir iltimas, bir hatır-gönüle yer vermeyecek kıvamda yetiştirmişti. Mürid de o mürid idi ki, hükümdar olması, mürşidin varlığında tecelli eden Rabbanî işaretleri fani bir kul olarak kabullenmesine engel değildi. Tarihe “çadır gecesi” olarak geçen o vuslat gecesinde Ak Şemseddin, müridini olması gereken makamlara ulaştırmış, gönlünü aşk iksiriyle yıkamış, kalbini ateşlemiş ve “Cihada var!. Ben de seninle bileyim…” diyerek gazâ meydanına salmıştı.

Medine’nin İstanbul’daki misafiri Hz. Peygamber‘in (s.a.v.) ev sahibi Eyyüb el-Ensari’nin (r.a) kabri şerifinin yeri tespit edilerek, Konstantiniyye’nin İstanbul olması için son hazırlık da tamamlanmıştı. [6]

İstanbul’un muhasarası şiddetle devam ediyor, kanlar dökülüyor, henüz zafer nişanesi görülemiyordu. Bu sırada kurulan Divan-ı Hümayun’da Bizanslılara hariçten yardım gelmekte olduğu da söyleniyordu. Kuşatmanın anlaşma sonucu barışla sona ereceğini düşünenlerde olmuştur. Fakat bu kuşatmada âlimlerden ve evliyaullahtan olduğuna inanılan yetmiş kadar zat vardı. Akşemseddin, Sivaslı Kara Şemseddin, Emir Buhari, Molla Fenari, Cübbe Ali, Molla Gürani, Ensar Dede, Hatipzade, Molla Hace Hayreddin, Molla Siraceddin, Mehmed Çelebi gibi yüksek simalar bunlar arasındadır.

Bu mübarek zatlar, İstanbul’un Müslümanlar tarafından mutlaka fethedileceğini, İstanbul’un fetholunacağına dair hadis-i şerife dayanarak söylüyor, bu şerefe Fatih Sultan Mehmed’in erişmesini diliyorlardı. Hatta Akşemseddin (k.s) hazretleri Kur’an’daki بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ [7] (güzel şehir) ifadesinin bu fethe tarih düşeceğini haber veriyordu.

İstanbul’un fethine yakın gökyüzünde parlak semavi bir alametin yükseldiği görülmüştü. Bu hayırlı bir işaret sayılmış, ertesi gün denizden ve karadan tertibat alınmıştı. Büyük hücum 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gecenin saat biriyle ikisi veya ikisiyle üçü arasında başlamıştır. Padişah kalkıp iki rekât namaz kılmış, sonrada kılıcını kuşanarak atına binmiş ve bütün devlet erkânı ve ümerasıyla birlikte hücum mevkiindeki yerini almıştır. Mehter seslerine tekbir nidalarının karıştığı, topların gümbür gümbür gürlediği sırada sancak-ı şerif de herkesin görebileceği bir noktaya dikilmişti.

İstanbul’un surları en çok Edirnekapısı’yla Topkapı arasındaki eski adıyla Likus, bugünkü adıyla Bayrampaşa deresinden şiddetli hücuma maruz kalmıştı. İmparator da bütün devlet erkânıyla birlikte Topkapı surları üzerinden savaşa katılıyordu. Bir süre sonra Konstantin Dragazes, aldığı yaraların tesiriyle düşecek, Topkapı tarafından ve daha kuzeydeki gediklerden girmeyi başaran Osmanlı kuvvetlerinin önünden adeta birbirini çiğneyerek kaçanların ayakları altında son nefesini verecektir.

Bu sıralarda, ilk kez, Uluabatlı Hasan adlı kahraman Müslüman neferi surların üstüne kadar çıkmayı başarmıştır. Ne yazık ki düşman tarafından atılan bir büyük taşın isabetiyle aşağıya yuvarlanmış, yaralı vücuduyla tekrar sura tırmanmak isterken kaleden atılan başka taşın kendisine çarpmasıyla şehid olmuştur. Artık İstanbul’un fethi an meselesidir.

Bizanslılar malik oldukları pek kuvvetli surlar sayesinde kendi varlıklarını öteden beri müdafaa ve muhafaza ede gelmişlerdi. Şimdi ise Müslüman Türk kahramanları Bizans’ın bu surlarını tahrip etmiş, buralarda büyük gedikler açmışlardı. Nihayet bu kahramanlar açılan bu gediklerden şehre hücum edip “Allah!, Allah!” ulvi sedasıyla İstanbul’un ufuklarını fütühat nurları içinde bıraktılar. Artık bu büyük zafer bayramını binlerce iman ehli tebrik edip kutluyor, binlerce muvahhidin lisanından “tekbir” ve “La İlahe İllallah” sesleri semalara yükseliyordu.

Doğrusu şanlı Peygamberimiz (s.a.v) İstanbul’un Müslümanlar tarafından böyle tekbir ve tehlil  (la ilahe illallah) sedalarıyla bir gün mutlaka fethedileceğini apaçık bir mucize olmak üzere şu hadis-i şerifle haber vermişti:

“Hak Teâlâ hazretleri mümin kullarına Roma’nın merkezi olan İstanbul’un tekbir ve tesbih ile fethini nasip buyurmadıkça kıyamet kopmayacaktır.” [8]

İşte bu peygamber müjdesi bugün gerçekleşmişti. İslam ordusunun her askeri lisanını tesbih ve tekbir ile süslüyor, bu ulvi kelimelerin sedası göklere kadar yükseliyor, bütün kalplere incelik, ferahlık, hayret ve vakar veriyordu.

Hatta İstanbul’un bu muhasarası esnasında şehirde bulunan Sakızlı Piskopos Leanardo yazdığı bir tarih kitabında şöyle demiştir: ”Eğer siz de bizim gibi ‘la ilahe illallah Muhammedün Resulullah’ diyen Fatih ordusunun sedalarını duysaydınız, diliniz tutulur kalırdı.”

Evet, bu ulvi tesbih ve tekbir sedaları, ruhlara boyun eğdiriyor, muhalif kuvvetleri hayrete, felce uğratıyor, tevhid ehlinin karşısında direnilemeyeceğini kalplere duyuruyordu. Artık şehirde Müslüman Türk bayrakları dalgalanıyordu. İslam hâkimiyeti yerleşmeye başlamıştı.

53 gün süren kuşatma, 28 Mayıs 1453’te fetihle neticelendi.

Müslümanların bu fethe muvaffak olmaları bir salı gününe rastladığı için Rumlar’ca Salı günü uğursuz sayılmaktadır. Müslümanlıkta ise hiçbir güne uğursuzluk yakıştırılamaz. [9]

29 Mayıs günü Topkapı’dan merasimle şehre giren 21 yaşındaki Fatih’in yüzünde “ne güzel kumandan” övgüsüne mazhar olmanın mutluluğu vardı. Ayasofya’ya yönelen Sultan Mehmed, bu büyük mabede doluşmuş ve akıbetlerini bekleyen ahaliye ve patrike:

“Ayağa kalk, ben Sultan Mehmed; sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayın” dedi. Sonra ordusunun kumandanlarına dönerek askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi.

Bu esnada Akşemseddin (k.s) hazretleri askere doğru dönerek: “Ey gaziler bilin ki cümleniz hakkında ahir zaman peygamberi, ol serveri kâinat ‘Ne güzel askerdir onlar’ buyurmuştur. İnşallah cümlemiz mağfuruz. Fakat gaza malını israf etmeyip, İstanbul içinde hayır ve hasenata sarf ve padişahınıza itaat ve muhabbet ediniz.” dedi. Sonra da padişahın başına iki çatal ablak sorgucu takmış ve “Padişahım, bütün Âl-i Osman’ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücahid-i fi sebilillah ol!” diyerek gülbank-ı Muhammedî çekmiştir.

İki çatal sorguç ile Şark ve Garb’a, aynı zamanda madde ve manaya işaret etmiş olduğu anlaşılan mürşidin, her fırsatta teyit ettiği “fi sebilillah mücahid” olmak fikrini böyle bir zevk ve sürur anında bile tekrar etmesi, prensiplerinin asli kıymetlerle ne derece aynîleşmiş olduğunu gösteriyordu.

Fatih, şehrin binalarının kendisine ait olduğunu ilan ettirerek, tahribatın önüne geçti. Verdiği bir emirle Ayasofya’ya minber ve mahfil yapılarak Cuma namazına yetiştirilmesini istedi. Ayasofya’da ilk cuma namazı 1 Haziran 1453’te kılındı. Mücahid gaziler büyük bir manevi coşku ile fethin sembolü Ayasofya’yı doldurmuşlardı. Akşemseddin Hazretleri, Sultan Mehmed’in koltuğuna girip, hürmetle minbere çıkardı. Fatih, elinde seyf-i Muhammedî ile yüksek ve heybetli bir sesle “Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye hutbe iradına başladığında, Ayasofya’yı dolduran mücahid gazilerde acayip haller zuhur edip, neşe, zevk ve cezbe içinde gözlerden yaşlar dökülmeye başladı.

Hutbeden sonra minberden inen Fatih, Akşemseddin Hazretlerini imamete geçirerek, İstanbul’un manevi fatihi arkasında İslam mücahidleriyle birlikte saf tuttu.

İstanbul’a, kendi adıyla anılan Fatih Camii ve Semaniye medreselerini kurdurarak, devrin âlim ve fazıl kişileriyle ilim ve irfan meclisleri oluşturdu. İlmi tartışmalar başlatarak kendisi de “ulema sarığı” ile bu toplantılara katıldı.

Fatih’in 30 yıl süren hükümdarlığı 3 Mayıs 1481’de sona erdiğinde İslam dünyasında büyük bir elem ve acı, Hıristiyan âleminde bayram vardı. Avrupa kiliseleri çanlarını şükür ayinleri için çalarak La Grande Aguila e Morta! (Büyük Kartal öldü) diye bayram ettiler.

Hıristiyan tarihçisi Trabzonlu Georgios’un onun hakkındaki hükmü şöyleydi:

“II. Mehmed, şüphesiz Kirus’tan, Büyük İskender’den ve Sezar’dan büyüktür. Hatta bir kelimeyle söylemek lazım gelirse, gelmiş geçmiş bütün hükümdarların üstündedir.” [10]

Fatih’in, kanunlara, adalete, hak ve hukuka bağlılığını, enbiya ve evliyanın himmetine dayandığını görmek için birkaç örnek vermekte fayda görüyoruz:

İstanbul’u aldıktan sonra, Fatih Camii’nin etrafındaki geniş külliyeyi içine alan Fatih medreselerini yaptıran padişah, burada kendisine ait bir oda almak istedi. Fakat medresenin âlimleri toplanıp bunun hukuken mümkün olmadığını, burada oda almak için ya müderris, ya da talebe olmak gerektiğini söylediler. Bunun için de imtihana girmek zorunda olduğunu belirttiler. Fatih bunun üzerine “bizim imtihandan korkumuz yoktur” diyerek zamanın önde gelen âlimleri huzurunda imtihana tabi tutuldu ve bu imtihanı geçerek medresede müderris sıfatıyla oda almaya hak kazandı. Hatta Fatih, devlet işlerinden fırsat bulduğu zamanlarda padişah kıyafeti ile değil de ulema kıyafeti ile dolaşırdı. Nitekim İtalyan ressam Bellini’ye yaptırdığı meşhur resimde de ulema kıyafeti ile görülmektedir.

Fatih’in ruh dünyasına vereceğimiz ikinci örnek, ulema ile birlikte mutasavvıflara da gösterdiği saygı ve onların himmetini celbetme arzusudur. Akşemseddin’e bağlılığı ve fethi onun himmeti ile gerçekleştirdiği dillere destandır. Bunun yanında devrinin diğer evliyasına da son derece saygılıydı. Şeyh Vefa Hazretleri’yle (k.s.), defalarca ayağına giderek görüşmek istemiş, fakat Şeyh Vefa kendi cazibesine kapılarak devlet işlerini aksatır endişesiyle padişahla yüz yüze görüşmeyi reddetmişti. Fatih bunun üzerine defalarca onun kapısından ağlayarak dönmüştü.

Fatih Sultan Mehmet Han böyle olağanüstü manevi bir atmosfer içinde yaşarken, milleti de ahlâkta, fazilette, hukuka bağlılıkta hükümdarlarına layık bir toplum oluşturmuştu. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” hadis-i şerifi, burada olumlu yöndeki anlamıyla tezahür ediyordu.

Fatih zamanındaki Müslüman toplumun ruh dünyasını anlamak için de iki örnek verelim. İlki şöyle:

Fatih, İstanbul’dan önceki başkent Edirne’de tebdil-i kıyafetle gezerken bir dükkâna uğrayarak bir şey satın almak istedi. Fakat dükkân sahibi komşusuna gitmesini söyleyerek kendisine o malı vermedi. Gerekçesi ise, kendisinin siftah yapması, oysa komşusunun henüz siftah yapmamış olmasıydı. Nitekim Fatih de, “böyle bir millet ile ben değil İstanbul’u, dünyayı bile fethederim” demiştir.

İkinci örnek ise şöyle: Osmanlı askerleri, İstanbul’un fethinden sonra bir hapishanede asil tavırlı iki yaşlı Bizanslı gördüler. Bunlar son Bizans imparatorunun haksız uygulamalarına karşı çıktıkları için hapse atılmış iki devlet adamı idi. Bu mahkûmları Fatih’in huzuruna getirdiler. Fatih onları özgürlüklerine kavuşturup, iltifatlar etti. Ayrıca Osmanlı ülkesini gezmelerini ve gördüklerini gelip kendisine rapor etmelerini istedi.

Bizanslılar önce Bursa’ya gittiler. Çarşı pazarı dolaşıp halkın birbirlerine ve yabancılara karşı davranışını gözlemlediler. Baktılar ki, her tarafta saygı, sevgi, hoşgörü. Ezan okunduğu zaman dükkânları kapatmaya bile gerek görmeden halk camiye gidiyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk, kimsenin hatırına bile gelmiyor. Hayret içinde kaldılar.

Oradan adalet mekanizmasının işleyişini görmek için mahkemeye gittiler. O gün mahkemede şöyle bir dava görülüyordu: “Adamın biri bir at satın almıştı. Eve geldiğinde yem yemediğini gördü. Eski sahibine iade etmek istediğinde satıcı, satmadan önce atın yediğini söyleyerek geri almamıştı. Alıcı mahkemeye gitti, ama kadıyı yerinde bulamadı. Mübaşire sorduğunda kadı’nın annesinin öldüğünü, bu yüzden bugün mahkemeye gelmeyeceğini öğrendi. Çaresiz evine döndü. O gece hayvanı öldü. Ertesi gün kadıya tekrar gidip durumu anlattığında, kadı dün neden gelmediğini sordu. Adam geldiğini ancak kendisini bulamadığını söyledi. Kadı bunun üzerine, ‘demek ki bu zarara ben sebep oldum’ dedi ve beygirin parasını cebinden ödedi.”

Bizanslılar şaşkınlıkla olayı izlediler. Sonra da Bursa’dan Kütahya’ya gittiler. Kütahya halkının da Bursa halkı gibi ahlâki olgunluğa sahip olduğunu gördüler. Kütahya’da da mahkemeye gidip, bir davayı izlediler: “Adamın biri bir tarla satın almıştı. Tarlasını sürerken sabanının ucuna sert bir şey takıldı. Baktı ki bir küp altın. Pazarlığa dâhil olmadığı için helal olmayacağı düşüncesiyle hemen tarlayı aldığı adama gidip altınları iade etmek istedi. Adam, altınların tarlanın yeni sahibinin kısmeti olduğunu söyleyerek kabul etmedi. Olay mahkemeye intikal etti. Kadı altınları önce bulana, sonra tarlanın eski sahibine teklif etti. İkisi de kabul etmeyince birinin kızı ile ötekinin oğlunu evlendirdi ve düğün hediyesi olarak da altınları onlara verdi.”

Bizanslılar bu durum karşısında bir kez daha hayretler içinde kaldılar. Oradan Konya’ya gittiler. Çarşı pazarda dolaşıp, burada da insanların birbirlerine davranışlarındaki güzel ahlâkı görüp hayran oldular. Konya’da da bir mahkemeye gittiler ve şöyle bir dava ile karşılaştılar: “Konyalı bir tüccar, İtalyan bir tüccara iki balya pamuk ipliği sipariş vermişti. O da malları gemiye teslim etmişti. Fakat gemi yolda fırtınaya yakalanıp battı. İplik sahibi parasını istedi. Konyalı malın eline geçmediğini söyleyerek parayı ödemedi. Bunun üzerine İtalyan Konya’ya gelip adamı mahkemeye verdi. Kadı, İtalya’nın, malları Konyalıya teslim edilmek üzere gemiye yüklediğini, dolayısıyla malların Konyalının malı olduğunu, batarken de Konyalının malı olarak battığını söyledi ve parayı Konyalıdan tahsil etti.”

Kararı dinleyen Bizanslılar hayret içinde heyecanlanarak İtalyan’la birlikte tezahürat gösterdiler. Kadı onları sakinleştirdiyse de İtalyan’ı sakinleştirmeye muvaffak olamadı. Bunun üzerine kadı iplik sahibine, “sizin ülkenizde böyle bir dava için nasıl hüküm verilirdi?” diye sordu. O da, “hiçbir yabancı için böyle bir hüküm verilmez?” dedi. Bunun üzerine kadı: “Eğer ülkenizde güneş doğar, yağmur yağar ve ot, sebze biterse siz çocuklarınıza ve hayvanlarınıza dua edin. Allah onların hürmetine sizi açlıktan öldürmüyor.” dedi ve adaletin her insanın hakkı olduğunu ilave etti.

Bizanslılar hayret ve memnuniyet içinde Fatih’in huzuruna gelip gördüklerini rapor ettiler.

Burada Fatih’in milletinin ulaştığı ruhi zenginliği, ahlâk, insanlık ve fazileti görmekteyiz. İşte Fatih’e ve onun askerine İstanbul’u fethettiren Fatih’te ve milletinde bulunan bu ruhtu.  Bugünlere gelince; şimdi sadece biz değil, bütün insanlık o ruhu arıyor.[11]

Önceki devirlerde Allah’ın adını duyurmak için, İslam ordularından önce Allah adamı Hak aşığı veliler, alperenler, Müslüman olmayan bölgelere gönderilirdi. Bu yüksek şahsiyetli insanlar gayri müslimlerin bölgelerine yerleşir, onlarla içli dışlı olur, kendilerine gerçek insanlığı ve hakiki dini yaşayarak gösterirlerdi. Bir zaman sonra, onlara: “Gelin siz de bu güzellikle şereflenin, bir olan Allah’ın dinine girin, O’na ortak koşmayın” dediklerinde, o zamana kadar yumuşamış kalpler, bu daveti kolay kolay ret edemezlerdi. Hemen kabul etmeseler bile, açıkça nefret de etmezlerdi.

Onların kalbini yumuşatan şey, tehdit ve korku değildi; sevgi, ihlâs ve samimi insanlıktı. Hak ile batıl arasındaki farkı anlamak için en güzel yol, gerçek bir hak adamını görmektir.

Kalpleri fethedenlerin ise iki önemli vasfı vardır:

  1. İçi ve dışıyla istikamet üzere hareket etmek.
  2. İnsanlardan hiç bir karşılık beklemeden davetini yürütmek.

Bu vasfa sahip olanlar, insanları sadece Allah için severler. Onlara sırf Allah için kızarlar. Sevgilerine ve hizmetlerine karşılık verilmedi diye üzülmezler. Onlar, cömert kimselerdir. Hak için kendilerini kurban etmişlerdir.

Fetihler kâmil rehberlerin eliyle nefsini terbiye ve tezkiye edebilmiş vasıflı müminlerin gayretleriyle gerçekleşebilir geçmişte ve günümüzde olduğu gibi. Nefs terbiyelerini tamamlayamayanlar ne gönülleri fethedebilir ne de ülkeleri…[12]


KAYNAKLAR

[1] 5âmî, Sübülü’ı-Hüdâ Ve’r-Reşâd, 5/242; Kàdî İyâz, Eş-,5ifà, 1/81; İbn Hişâm, Sîre, 4/47; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1/315; İbn Kesîr, Es-Siretü Nebeviyye, 3/570.
[2] İbn Kesîr, Es-Sîretü Nebeviyye, 3/576; 5âmî, Sübülül-Hüdâ Ve’r-Reşâd, 5/246; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 1/743.
[3] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, 2/146
[4] Hayat Dengemiz, Peygamber’den (s.a.v.) Bir Miras: Fetih Ruhu, S. Muhammed Saki Erol
[5] Buhari, Müslim, Ebû Davud
[6] Semerkand Dergisi, Fatih ve fetih, Muzaffer Taşyürek, Mayıs 1999
[7] Sebe 34/15
[8] El-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, Deylemi, Firdevsü’l Ahbar
[9] İstanbul ve Fatih, Ömer Nasuh Bilmen
[10] Semerkand Dergisi, Fatih ve fetih, Muzaffer Taşyürek, Mayıs 1999
[11] Semerkand Dergisi, İstanbul’u Fetheden Ruh, Ahmet Hüseyinoğlu, Mayıs 2002
[12] Semerkand Dergisi, Kalplerin Fethi, Muhammed Emin Gül, Mayıs 1999

 

Sohbeti PDF formatında indirmek için tıklayınız

 

turk sitesi